Kapitalist, kapitalizm - I

Kelimelerin tarihi bize ufuklar açar. 'Kapitalist' neden 1750'lerde sahneye çıktı? 'Kapitalizm' neden 1840'ları bekledi?

Üç yazıdan oluşan dizinin ilki.

Kapitalist “sermaye sahibi, sermayesiyle iş yapan kişi” Fransa’da 1755 dolayında beliren bir sözcük. 1759’da birisi Rousseau’ya yazdığı mektupta izahsız kullandığına göre o tarihlerde yayılmış olmalı. İngilizceye 1790’larda ulaşmış, Fransızlarda duyulan bir tabir olduğu özellikle belirtilmiş.

Kapitalizm farklı, siyasi eleştiri içeren bir kavram, “kapitalistlere hizmet eden ya da onların ön planda olduğu düzen”. Fransa’da ilk 1842’de bir ‘yeni çıkan kelimeler’ derlemesinde boy gösteriyor. İngilizcede 1854’ten eski örneği bulunamamış.

Marx’ın Kapital’inin ilk taslağı olan Grundrisse’de (1857) ‘kapitalizm’ tabiri 900 sayfalık metinde bir kez bile geçmiyor. Kapital’in 1867’de çıkan birinci cildinde laf arasında vurgusuz olarak iki kez kullanılmış.

Şüphesiz “sermaye sahibi tüccar veya imalatçı” paranın icadı kadar eski bir olgu, Eski Yunan’da var, Binbir Gece Masalları’nda ibadullah var, Ming hanedanı Çin’inde var, Rönesans İtalya’sında her şehir devleti onlardan soruluyor. Soru şu: Neden yeni bir kelime –  pardon iki kelime? Nereden çıktı bu ihtiyaç?

*

1750’ye gelindiğinde şunları görüyoruz. Fransa ve İngiltere’de Yeni Monarşi 200 küsur yıldan beri pekişmiş, sağlam görünen temellere oturmuş. Kendi yönetici sınıflarını yaratmış. Bunlar esasen vaktiyle kilise mülklerinin talanından, açık deniz korsanlığından, İrlanda yağmasından, 30 Yıl Savaşları ganimetinden sebeplenmiş insanların torunları. Elde ettikleri servetle makam ve mevki sahibi olmuşlar, malikane ve unvan elde etmişler, toplumsal ayrıcalığı kendi soylarında kalıcılaştırmak için ellerinden gelen çabayı göstermişler. Her haydudun hayalidir, biliyorsunuz, evlatlarına kaderin fırtınalarından korunmuş kalıcı bir makam ve mevki bırakmak.

Genel kural: Güç ve servet istikrar bulursa altta tepki birikir. Egemen sınıf kapalı devre oynamaya başlarsa – servet ile siyasi gücün bütünleşmesi bir tahammül noktasını aşarsa – devre dışında kalan hırslı ve yetenekli insanlar kaynamaya başlar.

1750-60’lar işte öyle bir kaynama dönemidir. Monarşinin kapalı kastına dahil olamayan yeni bir zengin sınıfı türer. Servetlerinin ana  kaynağı 1720’lerden itibaren çılgınca büyüyen kolonyal ticarettir: Afrika’dan köle, Kuzey Amerika’dan şeker kamışı, Hindistan’dan pamuk, tekstil, çay. Tarihsel anlatı çoğu zaman bu gerçeği göz ardı eder, Sanayi Devrimine yoğunlaşır. Sanayi Devrimi daha az emekle daha çok üretimi – ve daha çok kârı –  mümkün kılan yeniliklerin adıdır. İşin başı değil sonrasıdır. Dokuma sanayiinde makineleşme 1770’lerde başlar; buhar makinası 1775’te keşfedilir, 1780’lerde sanayie uygulanır. Fakat elbette “çok üretiyoruz ondan zenginiz” anlatısı insanlara “Jamaika’da zencileri, Bengal’de Hinduları soyuyoruz ondan zenginiz” anlatısından daha cazip gelecektir.

Kapitalist, anın ihtiyaç duyduğu terimdir. Bir siyasi duruma işaret eder: Bu insanlar eskinin büyükleri kadar zengin, belki daha da zengin, ama kamu yönetiminde görevleri ve/veya sorumlulukları yok. Eskiler monarşik düzenin sahibi ve koruyucusudur: din, devlet, gelenek, onur, soy onlardan sorulur. Yenilerin o taraklarda bezi çok yoktur. Uğraşıp para kazanmayı, monarşinin köhne değerlerine tercih ederler. Mevzuları kapitaldir: O halde kapitalist.

Ah, bir de devleti onlara teslim etseler çiçek gibi olmaz mı?

Adam Smith’in 1776 tarihli Wealth of the Nations’ı yeni zümrenin siyasi manifestosudur. Haklıyız der, çünkü ulusların zenginliğini (onlar değil) biz üretiyoruz. Bize bencil diyorlar, Yüce Değerlerden yoksun diyorlar, ama bencilliğimiz kamunun yararınadır. Toprak mülkiyetinde kıdem değil verimlilik esas alınmalıdır, öylece yalnız biz değil devlet de zenginleşecektir. Her şeyden evvel dış ticaret serbest olmalıdır: yoksa Jamaika’daki köle plantasyonlarımızdan, Hindistan’daki rant tezgahlarımızdan nasıl yararlanırız?

250 yıl sonra bugün kapitalizm savunusunun hala üç aşağı beş yukarı bu argümanlar üzerinden yürütülmesi düşündürücüdür. Smith bir çağı ve bir durumu temsil eder. Ortada bir iktidar vardır, bir de o iktidardan pay isteyen iktidar heveslileri. İktidar sahibi gücünü fiili durum üzerinden savunabilir; oysa dışarıdan gelen, talebini teoriyle temellendirmek, yeni bir anlatı kurmak zorundadır. Biz iyiyiz çünkü verimliyiz. Biz iyiyiz çünkü Bilim bizden yana. Ahlaksız görünsek de üstün bir objektif ahlaka hizmet ediyoruz. Siz kilise mülklerine ve İspanyol altınına çökerek zengin oldunuz (bunu vurgula!). Biz de gerçi Hindistan’ı sömürerek ve Amerika kıtasına gemiler dolusu köle taşıyarak zengin olduk, ama bundan şimdi söz etmesek daha iyi.

‘Ekonomi’ adı verilen bilim, yeni sınıfın siyasi iddiasına teorik bir altyapı kurma çabasıdır desek abartmış olur muyuz? Sanmam.

*

1840’ların dünyası başka bir dünyadır. Kapitalistler iktidardadır. Devlet onların emrindedir.

Bir zamanlar önünde el pençe divan durdukları soylu sınıfı Fransa’da tepetaklak edilmiştir. Tepetaklak edenler kapitalistler değildir, işçiler, işsizler, köylüler ve entelektüellerden oluşan bir devrimci güruhtur. Ancak onlar iktidarda tutunamamış, 1815’te geri gelen eski rejim de yeni çağa ayak uyduramamıştır. 1830’da kurulan Temmuz Monarşisinin ana direği sermayedar, banker ve işadamları sınıfıdır. İngiltere’de eski aristokrasi 1832 Reform Yasası ile siyasi hayattan büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Kapitalistler yeni egemen sınıftır; her egemen sınıf gibi dışarıdan gelenlere kapıları kapatmaya çalışmakla meşguldür. Dışarıdakiler mahzun ve öfkelidir. 1848 isyanlarının bulutları ufukta belirmiştir. Yeni öfkeye yeni etiket gerekir.

Kapitalizm deyimi o günlerin ürünüdür. Siyasi bir slogandır. “Kapitalistler tezgahı kurmuş, devlete çöreklenmiş” iddiasını taşır. ‘Kapitalist’ gibi bir meslek/statü adı değildir. Normal olarak o mesleğin soyut halini (“kapitalistlikle uğraşma durumu, sermayedarlık”) anlatması gereken bir kelimeyken bir siyasi oluşumun adı olmuştur. Kapitalist’in aksine kapitalizm her zaman olumsuzdur. ‘Kapitalizm’ diyen kapitalizme karşıdır.

Daha doğrusu yüz yıl boyunca öyle idi. 1940’larda Hayek ve Ayn Rand gibilerinin fikirlerini kullanan Amerikan propaganda makinasınca ustalıkla tersyüz edildi. Düşmana ait bir kavram alınıp düşmana karşı kalkan olarak kullanıldı. “Bana puşt diyorlar, puştluk benim gururum.” (They call me motherfucker, I’m a proud motherfucker.)

(Devamı var)